Aşk çok güçlüyse kişinin beyni duruyor

Aşk çok güçlüyse kişinin beyni duruyor
resim yok Editör paylaştı
18 Nisan 2011

 

Beyazperdede en çok ilgi görenlerin başında gelen ‘Kaybedenler Kulübü’ filminde ‘Zeynep’ olarak karşımıza çıkan Ahu Türkpençe ile; canlandırdığı karakteri, insanların yalnızlıklarını, sevgisizliklerini, hayatın getirdiklerini, toplumda birey olarak geldiğimiz noktayı konuştuk. Ve daha neler neler…

 

Ahu, bu kez ‘Kaybedenler Kulübü’ filminde Zeynep olarak karşımızda. Teklif nasıl geldi ve bu filme dahil oluşunuz…

Tolga Örnek ile başka bir projesi için tanışmıştık ama o ertelendi ve Kaybedenler Kulübü öne alındı. Ben zaten Tolga ile çalışmayı çok istiyordum. Senaryoyu okuyup, Zeynep karakterini gördükten sonra da sevinçle kabul ettim teklifi.

ZEYNEP’İ DUYGUSUNDAN YAKALAYIP CANLANDIRDIM!

Teklifi kabul ettikten çekim aşamasına kadar yaptığınız gözlemlerde neler ön plandaydı daha çok?

Ben karaktere çalışırken kimseyi gözlemlemedim. Evet, karakterler gerçekler ama Nejat İşler ve Yiğit Özşener gibi oynadığım karakterle tanışma şansım olmadı. Bu yüzden Zeynep’i öncelikle duygusundan yakalayıp canlandırmak bana daha doğru geldi.

Ortak yönlerinizin neler olduğunu gördünüz hayat verdiğiniz karakterle?

Zeynep’ten şunları alayım, kendimden de bunu katayım şeklinde yaklaşmadım karaktere. Ben Zeynep’i anlayıp ona sonuna kadar hak vermeyi seçtim. Onun inandığı her şeye inanıp, reddettiği her şeyi reddetmeyi ve o olmayı seçtim. Aksi takdirde reddettiğiniz bir karakteri canlandırdığınızda kendi görüşünüz ve dışarıdan karakteri yargılayış biçiminiz de yansırdı perdeye.

HAYAT DEĞİL KİŞİ KENDİNİ DENGELİYOR! SENİ SENDEN BAŞKA KİMSE BİLEMEZ!

Klasik senaryo formatında değil serbest çağrışım olmuş bu film. Toplumun yaşadıklarını birebir yansıtan, insanların yaşamına ayna tutan… Senaryoyu okurken ve de çekimlerde sizi en etkileyen sahneler hangileri…


Ben en çok Zeynep ve Kaan’ın (Nejat İşler) ayrılık sahnesinden etkilenmiştim. Bence o sahnede iki karakter de en incinmiş, en zayıf hallerindeler. Bir de Rıza’nın (Kocaoğlu) oynadığı karaktere çekimler sırasında da gül gül ölmüştüm. Tüm bir hayatını tek bir koltukta geçirmek inanılmaz bir şey. (Gülüyor) 

Filmde iki farklı kutup var anlatılan. İçine geldiği gibi yaşayan iki kişiyle; değerleri, düşünceleri, hayatla dalga geçmeleri ve bunun yanı sıra kendi yaşamlarına bir şekilde isyan eden insanların anlatıldığı… Bu noktada hayat nasıl dengeliyor bizleri? 

Bence hayat değil kişi kendini dengeliyor, ya da kendine sınır koyuyor, an geliyor kendini serbest bırakıyor. Tüm bunlar kişiden kişiye göre değişiyor. Senin kendine sınırlar koyuyor diye tabir ettiğin kişi belki de hayatının en özgür günlerini yaşıyor o zaman. Bence seni senden başka kimse bilemez. İşte bu yüzden de birilerine kaybeden ya da kazanan etiketi yapıştırmak hiçbirimize düşmez. Yine ancak kişi kendini kaybeden ya da kazanan hissedebilir.

KENDİNDEN NE KADAR UZAKLAŞIRSAN, O KADAR YALNIZ OLURSUN!

Sizce günümüzde insanlar neden bu kadar yalnız?

Çok mu felsefik olacak bilmiyorum ama bana sorarsanız, kendinden ne kadar uzaklaşırsan, o kadar yalnız olursun. Belki de geçim derdi dediğimiz koşturmacanın içinde kendimizi unutup, o kadar uzaklaşıyoruz ki, sonunda yalnız hissediyoruz. 

İÇİMİZDEKİ BENİ DOYURMAK, ONU MUTLU ETMEK ÇOK ÖNEMLİ!

Kalabalıklar arasında yalnız olduğumuz gerçeği gibi…

Aynen… Çünkü biliyorsunuz insanların arasında, kalabalığın ortasında olmanız yalnız olduğunuz gerçeğini değiştirmiyor. Yalnızlık fiziksel değil psikolojik bir şey. En sevdiğin yazarı okurken ya da tek başına hobinle uğraşırken niye yalnız hissetmiyorsun o zaman. Galiba içimizdeki beni doyurmak, onu mutlu etmek çok önemli.

Günlük yaşam koşturmasında, duygularımız ve duygularımızı yaşamak mı ağır geliyor artık insanlara?

Evet aynen öyle… Hatta ağır gelmek de değil aslında, kişi kendini ve isteklerini unutur hale geliyor. Başka şeyler için uğraşıp didindikçe kendinden uzaklaşıyor.

KİŞİ KENDİNDEN UZAKLAŞTIKÇA, KENDİ OLAMAMAYA BAŞLADIKÇA, İLİŞKİNİN İÇİNDE DE KENDİNİ GÖSTERMEYE KORKUYOR! İLİŞKİLER DÜRÜST DEĞİL!

Aşk duygusunun bir dert olarak algılandığı, aşk acısı çekerek hasta olmak diye bir şeyin olduğu eskiden günümüze geldikçe aşkın bu kadar banal yaşanmasının, ucuzlatılmasının nedenleri…

Keşke bilsem… Emin değilim ama belki de sebeplerinden biri korkudur. Yine az önce söylediğim gibi, kişi kendinden uzaklaştıkça, artık kendi olamamaya başladıkça, ilişkinin içinde de kendini göstermeye korkuyor. Olması gerektiği gibi yaşamaya çalışmaktan bir süre sonra da sıkılıyor. Yani aslında ilişkiler dürüst değil. Eskiden aşık olup vazgeçmeyip peşinde koşmalar, aşk acısı çekmeler bu yüzden varmış. Çünkü kişi kendini saklamıyor olduğu gibi ortaya koyuyormuş. 

DIŞARIDAN GÖRÜNEN DEĞİL İÇİNDEKİ SES ÖNEMLİ!

Kaybetmek bazen iyi midir? O zaman nelerin farkına varıyor insan?

Herhalde… Elindekilerin ne kadar değerli olduğunu fark ediyordur. Bir daha aynı hatayı yapmamaya özen gösteriyordur. Kayıplar ve hatalar aslında farkında olduğumuz zaman bizi büyüten, kendimizle barışmamızı sağlayan şeyler bence. Fakat asıl önemli olan o kaybetme ve kazanma duygusunu hissettiğinde reddetmemek. Çünkü dışarıdan görünenle içerdeki aynı olmayabilir. Mesela bir proje tasarlamış ve sonucunda terfi almışsındır, etraftaki herkes kazandığın için seni tebrik eder. Ama sen içinde bilirsin ki; çalışma arkadaşının hakkını yemiş, arkadaşını, kendine inancını ve saygını kaybetmişsindir. İşte bu noktada dışarıdan görünen değil içindeki ses önemli. Kendini dış sese kaptırırsan kaybınla yüzleşmezsen tekrar tekrar kaybedeceksin, her seferinde de daha yalnız hissedeceksin demektir.

İnsanlar artık sohbet edemiyor, espri anlayışı da kalmadı günümüzde. Nedeni nedir insanların, birbirlerini bu kadar kolay harcamaya neden olan sebepler?

Son zamanlarda hemen hemen her şeyi sevgi eksikliğine bağlıyorum. Özellikle tiyatroda oynadığımız ‘Sondan Sonra’ oyunu yüzünden sürekli düşündüğüm ve geldiğim son nokta bu. Her şeyin tek sebebi olmasa da en önemli sebeplerinden biri sevgi eksikliği! Kendinden memnun olmayan, daha kendini sevmeyip, kendine anlayış göstermeyen bir toplum olarak, karşımızdakini tabiî ki sevemiyoruz. Onu dinlemek yerine bizi dinlesinler, onu takdir etmek yerine bizi takdir etsinler, bize gülsünler, bizi onore etsinler istiyoruz; ki sevgi açlığımız kapansın. Ama işte öyle olmuyor.

İNSAN, KENDİNİ KORUMAYA ALMAK İÇİN ETRAFINA DUVAR ÖRDÜKÇE, ASLINDA KENDİNİ HAPSEDİYOR!

Hayatı, gerçekleri ve incelikleriyle anlamak yerine ucuzlaştırıp basitleştirerek yaşayarak herkesin kendini korumaya çalışması tuhaf değil mi bu noktada?

Bence tuhaftan da öte acıklı. Aslında herkes o kadar kırılgan ki, kendini korumaya almak için etrafına duvar ördükçe, aslında kendini hapsediyor. Her şey ucuz ve basit diyip önemsemediğini göstermeye çalıştıkça kendini reddediyor.

KENDİNİ ORTAYA KOYMA CESARETİ GÖSTEREMEYEN BİRİ, YÜZÜNDE YALANDAN BİR GÜLÜMSEME İLE YAŞAR!

Ve giderek kendini daha da saklamaya çalışıyor.

Aynen… Giderek daha da korkmaya ve iyice kendini saklamaya çalışıyor. Kendi olamayan, kendini sevemeyen, kendini ortaya koyma cesareti gösteremeyen biri de işte ancak böyle yüzünde yalandan bir gülümseme ile yaşar.

‘Rutine dönüşmeyen hiçbir şey kalıcı olamaz ki hayatında!’ filmde söylediğiniz cümlelerden biri. Rutine düşmek, aynılaşmak kaygısı mı bocalatıyor insanı, hayattaki birçok şeyin ve inceliklerin farkına varılması konusunda? 

Kesinlikle öyle. Özellikle de Kaan özel şeylerin sıradanlaşmasını istemiyor bu kaygıyla, ama Zeynep açısından baktığında Kaan’ın atladığı bir şey var.

Nedir o?

Değişim! Değişmeyen tek şey değişimin kendisidir. Hani hep ‘Aynı suda iki kere yıkanamazsın’ denir ya. İşte bunu atlıyor. Yaptığın şey rutine dönüşse bile kendi içinde farklılıkları olacaktır mutlaka. Ve bu farklılıklar sayesinde belki de en sevdiğin şeylerden bir olacaktır bu rutin.

‘İYİ Kİ YAŞAMIŞIM’ DİYORSAN KAZANAN, ‘PİŞMANIM’ DİYORSAN KAYBEDENSİN!

Zeynep kaybeden mi bu filmde?

Bilmiyorum. Çünkü benim tanımıma göre kazanıp kaybettiğini geldiğin noktada hissettiğin belirler. Bir süreç bitmiştir, sana eklenenler ve senden çıkanlar olmuştur. Ama geldiğin noktada artılarıyla eksileriyle iyi ki yaşamışım diyorsan kazanan, pişmanım diyorsan kaybedensin. Zeynep’i sürecin sonunda Amerika’da görmüyoruz, ‘İyi ki kalmamışım’ mı diyor, yoksa ‘İyi ki gelmişim’ mi, bilmiyoruz. Ama şunu tahmin edebiliyorum, ‘İyi ki ‘Kal’ dersen kalırım’ demişim diyordur. ‘Keşke deseydim, bir şey değişir miydi acaba’ gibi sorular kalmamıştır kafasında.

İnsan, yaşamadan, başına gelmeden karar veremez ama… Zeynep’in yerinde olsaydınız aynı kararı mı verdiniz?

Aynen dediğin gibi… Bunun cevabını yaşamadan kimse veremez sanırım.

İKİLİ İLİŞKİLERDE GÜÇ SAVAŞI VAR!

Karşısındakini ilk görüp sevdiği özelliklerine aşık olan bir erkek ya da kadın neden aşık olduğu o kişideki o özellikleri değiştirmek istiyor ilişki yaşandıktan belli bir süre sonra?

Öyle mi gerçekten, karşımızdakini değiştirmek mi istiyoruz? Ya da tanıştığımızda kendini farklı tanıtan, ilişki ilerledikçe ise gerçek yüzünü gösterenler mi var etrafımızda? Hangisi doğru bilemem, ama ilişkilerde bir güç savaşı olduğu doğru.

Kült olan bir radyo programından yola çıkarak, aslında hayatla dalga geçerken bir yandan da hayatın içindekilere isyan eden bir yaşam göstergesinin ta kendisi bu film. Ve insanoğlunun yalnızlığına pansuman yapan… Yalnızlık neden bu kadar korkutuyor ve yıpratıyor insanı?

İşte benim anladığım yalnızlık fiziksel değil içsel bir yalnızlık. İçinde en diplerde yalnız hissetmek, sevgisiz olmakla eşdeğer. Herkes sevilmek ve değerli olduğunu hissetmek istiyor temelde, bu kadar basit. Ama işte bunu kabul etmek de bir o kadar zor, açık etmek korkutuyor insanı. 

RADYO ÖNYARGILARI KIRIYOR!

Siz radyoda iki yıl program da yaptınız. Radyodan dünyaya açılan pencereden sesinizle insanlara ulaşmak, onların ruhlarına, duygularına ve frekanslarına dokunabilmek… Bu anlamda radyonun sihri nerde ve nasıl başlıyor?

Hiç tanımadığın kişilere ulaşabiliyor olmak, onlarla bir paylaşım içinde olmak çok keyifli. Galiba her iki taraf içinde bir parça daha kırıyor ön yargıları. Birbirinizi görmüyorsunuz, o yüzden de önyargılar çok daha aza iniyor.

Hayatı ve hiçbir şeyi takmayan, iki karakteri anlatan filmde aynı zamanda bu iki karakterin insansı zayıflıklarıyla yansıtılıyor beyazperdede. Duygusal boşluk eksikliğini hissetmesiyle ve onu bulamadığında mı başlıyor insanın hayattaki yalpalamaları? 

Öyle galiba. Kaan ve Mete hiçbir şeyi takmıyormuş gibi görünen iki karakter. Ama işte film onların taktıkları gerçek dertlerini, yalnızlıklarını ve acılarını, hatta cesaretsizliklerini de gösteriyor yer yer.

Filmde Zeynep, aşkı için, onu bekleyen kariyerini göz ardı etmeye razı. Aşık olduğu adama ‘Gitme de gitmeyeyim’ diyor. Oysa sevdiği adam ‘Gitme’ demiyor, diyemiyor. Orda adam sevdiği kadın kendini değiştirecek kaygısı ya da özgürlüğü elinden gidecek düşüncesiyle mi… 

İş ciddiye bindiği için, sorumluluk ağır geleceğinden olabilir. Ya da Zeynep beni değiştirmeye çalışıyor diye bir kaygısı var ya, ondan olabilir. Ya da yürümezdi zaten uğraşmaya değmez diye düşünmüş olabilir. Ki Mete de buna benzer bir şey söylüyor zaten Kaan’a.

AŞK GERÇEKTEN ÇOK GÜÇLÜYSE, KİŞİNİN BEYNİ DURUYOR!

Aşk…

Aşk kadın - erkek ayırt etmiyor kanımca. Gerçekten çok güçlüyse, kişinin beyni duruyor. Mantıksal değil duygusal kararlar alıyor. Zaten bu da bizi insan yapan en güzel zaafımız bence.

Filmden hayatınızın kalp karelerine geçersek… Aşkı nasıl yaşar Ahu?

Keşke böyle tarif edilebilen hazır kalıpları olsa değil mi? Ama işte yok. O yüzden de her seferinde farklı, başka birine dönüştürüyor aşk insanı.

Günümüzde aşkın, eskisi gibi inceliklerle yaşanamıyor olmasını nelere bağlıyorsunuz?

Hayat ve geçim derdi insanlara durup kendilerini dinleyecekleri ya da aşklarına yatırım yapacakları zamanı tanımıyor galiba.

Tolga’yla (Örnek) çalışmayı çok istemişsiniz ve ne mutlu ki bunu gerçekleştirebildiniz. Onunla çalışmaktan size kalanlar…

Ben çok şanslı bir oyuncuyum, hep çok iyi yönetmenlerle çalışma fırsatım oldu. Tolga’da kuşkusuz onlardan biri. Kendine ve işine güveniyle, oyuncuya boş alan bırakmasıyla, sahneler için her türlü öneriye açık. Her türlü öneriye açık olması hepsini kabul edecek anlamına gelmiyor tabii bu. Özellikle de oyuncusuna verdiği güvenle muhteşem bir yönetmen. İsterim ki tüm oyuncu arkadaşlarım onunla çalışma fırsatını bulsun. Ben özellikle güven kısmının altını çizmek isterim. En güzel işler karşılıklı güven ve ortak inanç sayesinde yapılan işlerdir bence. Bana da Kaybedenler Kulübü’nde bu güveni yaşattığı için Tolga’ya teşekkür ediyorum.

Nejat İşler, Yiğit Özşener, Rıza Kocaoğlu… Onlarla çalışmak nasıldı?

Çook çoook ama çook eğlenceliydi. Tekrar tekrar çalışmak isteyeceğiniz harika oyuncular hepsi. 

Siz bir de 'Sondan Sonra’ tiyatro oyununda da başrol oynuyorsunuz Emre Kınay’la. Oyun toplumsal ya da bireysel süreçte kullanılan gücün yarattığı faşizm anlatıyor. Oyunda insanlara ulaşan çok mesaj var. Sizi en çok etkileyen neydi bu oyunda?

Şu sıralar oyunun finalindeki  ‘Bu döngü kırılabilir mi? Bizi belli davranışlara ne iter?’ cümlelerine takmış durumdayım. O oyunda canlandırdığım karakter Louise’in Mark’a ‘Bir insan başka bir insana bunu nasıl yapar’ diye sorması beni çok etkiliyor.

Oyun kadar bu cümleler de etkileyici tabii. Çünkü insan sevdiğine nasıl şiddet uygulayabilir?

Değil mi? Gerçekten de nasıl birisi sana yalvaran gözlerle bakarken, ona nasıl şiddet uygulayabilirsin? Nasıl vurabilirsin? O gözlerle karşılaştığında hiç mi elin titremez, hiç mi utanmazsın, vicdanın yok mu? Bir insan başka bir insanı nasıl öldürür, nasıl? Peki çocukken benimle aynı olan, o saf masum bebek nasıl oldu da böyle bir canavara dönüştü. O da benim gibi değil miydi?

Toplumsal mesajların yanı sıra şiddet ve bireysel mesajlar da veriyor ‘Sondan Sonra’ oyunu.

Aynen… Gerçekten inanılmaz bir oyun, beni çok etkiliyor. Ve dediğin gibi dönem dönem bambaşka şeyler düşündürtüyor. Şu geldiğim son noktada ise bütün bu soruların cevabını, sevgi eksikliği ile veriyorum. Ama tabiî ki sormaya devam ediyorum. İnsanlar nasıl bu kadar acımasız olabilir? Karşındakine yaptığın haksızlık seni de yaralamaz mı? Tüm bunlardan sonra nasıl kendini sevebilirsin? Gerçekten sever misin kendini? Nasıl?

GERÇEK GÜÇ KENDİNİ SEVGİDE BULUYOR. YALAN İSE NEFRETTE VE ACIMASIZLIKTA!

Dünyada, toplumda, hayatta asıl kazanan aslında güçlüler mi?

İşte bu yalan dünyada kazanan güçlüler ile gerçek güç arasında fark var. Gerçek güç kendini sevgide buluyor, yalan ise nefrette ve acımasızlıkta. Yüksek mertebeler ve bol para güç gibi görünse de, biraz klişe gibi gelse de, asıl güç sevebilmekte, hoş görebilmekte, anlayabilmekte.

AŞKTA YA DA HAYATTA KİŞİNİN SENİ DEĞİŞTİRMESİ KABUL EDİLEMEZ!

Oyunda ‘İnsanlar seni ancak bir şekilde mahvedebilir. O da seni, olduğundan başka biri haline getirmelerine izin verirsen’ cümlesidir aklımda kalanlardan… Aşk söz konusu olunca hemen kabul edilen bu değişim nereye kadar kabul edilebilir?

Aşkta ya da hayatta kişinin seni değiştirmesi kabul edilemez. Çünkü zaten zorla değiştirildiğin için kendini sevmemeye ve agresifleşmeye başlarsın. Bu da hem aşkını hem de diğer ilişkilerini sekteye uğratır. Söz konusu sevgi ise kişi önce kendini sevecek, kendini her koşulda koruyacak ki başkalarını ve hayatı da sevebilsin. Kendinizden taviz vermeyin ki kendinizle barışık kalabilin. Yoksa en başta siz kendinize kızmaya başlarsınız. Sonra da bu nefreti etrafa kusmaya ve mutsuz olmaya başlarsınız. Benim anladığım bu, seni değiştirmelerine izin verirsen mahvolursun!

SAHNEDE OLMAK İLAÇ GİBİ!

Tiyatronun, sahnenin sana kattıkları ve öğrettikleri…

Saf duygunun gücü, ve bunun paylaştıkça çoğalmasını her oyunda çok net hissediyorum. Mucize gibi bir şey bu. Sahnede olmak ilaç gibi, beni çok mutlu ediyor. Her oyun günü koşa koşa, büyük bir mutlulukla tiyatroya gidiyorum. Hiçbir zaman, hiçbir oyun için, ‘Şimdi seyircilere kendimi göstereceğim, çok iyi oynuyorum’ vs gibi düşünmüyorum. Tam tersi derdim kendimi göstermekten ziyade, oyunun bana hissettirdiklerini paylaşma kaygısı oluyor. ‘Seyirci de hissettiklerimi hissedebilecek mi, aynı düşünecek miyiz’ kaygısıyla hikayeyi anlatmak üzere çıkıyorum sahneye. Ve oynarken an be an o paylaşımı yaşadığımı hissediyorum. O kadar şanslıyım ki; aynı kaygıları paylaşan, çok iyi bir oyuncuyla Emre Kınay’la karşılıklı oynuyorum.

Bundan sonra yapmak istedikleriniz arasında neler var?

‘Sondan Sonra’ önümüzdeki sezon da devam edecek. Ama bir yandan da yeni oyun arayışına gireceğiz. Yine böyle güzel bir oyun bulmayı diliyorum. Sinemada ve tiyatroda yaptığımı dizilerde de yapmak, insanların benden beklemedikleri farklı rolleri canlandırmak istiyorum.

Türk Sineması’nın geldiği nokta…

Türk filmlerini mutlaka sinema salonlarında seyredelim. Kendi sinemamıza sahip çıkalım ki, ‘Çoğunluk’ gibi ‘Kaybedenler Kulübü’ ya da ‘Atlıkarınca’ gibi farklı türlerde başarılı işler yapılmaya devam etsin.

Kaynak: Hürriyet

facebook yorumları

haber yorumları

resim yok
Yorum yazabilmek için üye girişi yapmalısınız..
:-) :) :o) :c) :^) :-D :-( :-9 ;-) :-P :-p :-Þ :-b :-O :-/ :-X :-# :'( B-) 8-) :-\ ;*( :-* :] :> =] =) 8) :} :D 8D XD xD =D :( :< :[ :{ =( ;) ;] ;D :P :p =P =p :b :O 8O :/ =/ :S :# :X B) O:)
Kapat