Hayatımda annemin izleri derindir

Hayatımda annemin izleri derindir
resim yok Editör paylaştı
11 Şubat 2012

 

Ekranda dönem dizileriyle görmeye alıştığımız Ayça Bingöl, Vogue dergisi için o imajın dışına çıktı; daha şık, modern, zamansız ve sofistike bir Ayça yaratmaları için kendisini usta ellere teslim etti.
Ayça Bingöl’ün gözleri, Venedik Sarayı’nın tarih kokan odalarında dolaşırken sürekli anlam değiştiriyor. “Öyle Bir Geçer Zaman ki” dizisinde yaşadıklarıyla toplumsal vicdanı ayağa kaldıran Cemile karakterinin neredeyse tüm psikanalitik tahlilini bu gözlerde görmeye alıştığımdan, merakla takip ediyorum. Kâh hüzünleniyor sisli gözleri, kâh endişeleniyor, kâh neşeleniyor... İşte o an bir kez daha anlıyorum: Aslında Cemile’nin dramı bu gözlerde başlıyor. 
Moda editörü Ece Sükan da aynı şeyleri hissetmiş olmalı ki, bu çekim için Charlotte Rampling’den ilham almış. Avrupa sinemasının aykırı isimlerinden Rampling de tıpkı Ayça Bingöl gibi dramatik karakterleri gözleriyle oynayan, bazen neredeyse hiç konuşmadan duygularını dakikalarca bakışlarıyla anlatan bir oyuncu. Aralarındaki benzerliği düşünürken, Bingöl’ün heyecanla bize doğru geldiğini fark ediyoruz.
 
38 YAŞINDA MODEL OLDU            
   
“Bu benim ilk moda çekimim” diyor, ekliyor: “ınsanlar 40 yaşından sonra oyuncu oluyor. Ben de model oldum.”
 
Sanki elini kolunu nereye koyacağını bilemiyor. Ama o da hazinesinin gözlerinde gizli olduğunun farkında: “Size pek bir şey sunamayacağım. Birkaç bakışımla idare edeceksiniz artık.” 
 
Zaten Ece Sükan ve Fransız fotoğrafçı Antonin Guidicci de en iyi kareleri yakalamaya çalışırken bu bakışları kullanıyor: “Önce biraz sert bak, sonra biraz duygulan. Bedenini rahat bırak, gözlerin anlatsın.”
 
Bu çekimin amacı, ekranda dönem dizileriyle görmeye alıştığımız Ayça Bingöl’ün dışında daha şık, modern, zamansız ve sofistike bir Ayça yaratmak. Yaptığımız söyleşinin amacı ise basına sık röportaj vermeyen oyuncunun gerçek hikayesini keşfetmek. Zira henüz 38 yaşındaki bu genç kadın önce “Samanyolu”, sonra da “Öyle Bir Geçer Zaman ki” dizilerinde boyunca çocukları olan, olgun bir anne olarak çıktı karşımıza. Üstelik kaderin oldukça acımasız davrandığı, acıların peşini bir türlü bırakmadığı çileli bir anne... Oysa Venedik Sarayı’nda neşeli, esprili, keyifli bir Ayça vardı karşımızda. O da rollerindeki gibi acılarla büyüyerek mi bugünlere gelmişti, yoksa hayatın iyi davrandıklarından mıydı? 
 
YALNIZ BİR ÇOCUKLUK GEÇİRDİM
 
Ayça Bingöl İstanbul’da, Moda’da dünyaya gelmiş. Annesi çalıştığı için babaannesi ve dedesiyle büyümüş. “Torun olarak yaşadığınız bir evde ayrıcalıklı bir ilgiyle büyüyor ve doğal olarak şımartılıyorsunuz” diyor, çocukluk yıllarını anımsarken. 
 
17 yaşına kadar tek çocuk olmanın bütün avantajlarını yaşamış. “Buna rağmen yalnız bir çocukluk geçirdim. Kendi kendime oyunlar icat ederdim. şimdi hatırladığımda bile ilginç buluyorum. Gazoz kapaklarıyla kalaycılık, kurumuş çiçeklerle kasapçılık oynardım. Meraklı bir çocuktum. Sanırım bu merakım oyuncu olmamdaki en büyük faktörlerden.” 
 
17 yaşındayken kız kardeşi Ilgın katılmış aileye. Çocuk sahibi olmamasına rağmen anne rolünü bu kadar iyi oynamasında kardeşinin payı büyük. Aralarındaki yaş farkından dolayı Ilgın’ın hem ablası hem annesi olmuş. 
 
Peki ya annesi? Cemile karakterinde kendi annesinden de izler yok mu? Annesinin klasik bir Türk kadını olduğunu söylüyor Bingöl. Verici, vefakar, cefakar... Hem çalışan hem çocuklarını büyüten, onların içindeki yetenekleri ortaya çıkarmak için çaba harcayan, anaç, marifetli ve son derece neşeli: “Canlandırdığım rolde elbette annemden izler var. Cemile’nin çocuklarına duyduğu sevgiyi ve kızgınlığı gösterme biçimi annemi çok andırıyor.”
 
HAYATIMDA ANNEMİN İZLERİ DERİNDİR     
 
Annesinin sadece bu rolde değil, bütün hayatında izleri derin. Sanata düşkün bir kadın olarak her fırsatta kızını sinemaya, tiyatroya götürerek ona oyunculuk tutkusunu aşılayan annesi olmuş. “Hafta sonlarını iple çeker, hayaller kurar, yaşadığım hayatın dışında bambaşka bir gerçekliğe çekilirdim. Sanırım hayatta en büyük yönlendiricim annem oldu” diyor.
 
Kurduğu hayaller ve hayata karşı duyduğu merak, önce keşfetme arzusuyla yanıp tutuşan bir bilim insanı olma yoluna sokmuş onu, sonra da başka başka öykülerin içine girebileceği oyunculuk macerasının kollarına atmış. Eğitim yılları bu anlamda keskin virajlarla dolu. ıTÜ’de devam ettiği kimya öğrenimini bırakıp konservatuvara girdiği dönemlerde idealist bir tiyatro öğrencisiymiş. Geri dönüp baktığında çok değerli hocalarla çalıştığı için kendini şanslı buluyor.
 
Aldığı bu sağlam temel, oyunculuğunda çeşitlilik sağlayabilmede en önemli aracı olmuş: “Bu farkındalık zamanla oluşuyor. Konservatuvarda hedeflerim vardı. Ama belli bir noktaya gelebilmek için sadece doğru zamanda doğru yerde olmak yeterli değil. Hazır ve antrenmanlı olmak gerekiyor. Daha mezun olmadan Dormen Tiyatrosu’nda çalışmaya başladım. Sonra sırasıyla Yeditepe Oyuncuları, Tiyatro Fora, Duru Tiyatro ve Tiyatro Stüdyosu geldi.”
 
SAMİMİYET BENİM EN BÜYÜK ANAHTARIM
 
ıhanet, onun sözlüğünde olmayan bir kelime. Derinden bağlı olduğu mesleğine, tiyatro oyunculuğuna hiçbir zaman ihanet etmemiş ve uzun yıllar büyük emek vermiş. Bu yüzden de televizyondan gelen başrol tekliflerini hep geri çevirmiş. Hocası Yıldız Kenter’in “Tiyatro karın olur, karın metresin” sözü hiç aklından çıkmamış. “Geç keşfedilmesi” bundan. Tiyatroya duyduğu sadakattan...
 
Ayça Bingöl tiyatro kadar, hayatının dönüm noktası olan Cemile’ye de teşekkür borçlu olmalı. Tiyatronun ona hediye ettiği birikimi ekranda iyi kullanabilmesini sağlayan bir rol Cemile. “Senaryoyu ilk okuduğumda karakterin derinliğinden çok etkilendim. Performans imkanı olan, iyi bir kadın rolüydü. Mücadelesi, azmi takdire şayan. Yaşadığı dönemi çok iyi yansıtan bir kadın örneği.” 
 
Peki, hiç yaşamadığı, bilmediği bir dönemde, hiç yaşamadığı, bilmediği annelik duygusunun ağır bastığı bir rolü nasıl bu kadar gerçekçi oynayabiliyor? Hayatı dram üstüne dram olan bir kadını hangi yaşanmışlıklarla bu kadar iyi canlandırabiliyor? “Samimiyet en büyük anahtarım” yanıtını veriyor: “Sevgili hocam Yıldız Kenter, ‘Bir katili oynuyorsanız vızıldayan bir sivrisineği yakalayıp öldürme anınızı hatırlayın’ derdi. Bunu hiç unutmadım. Yaşadığım, hissettiğim, başıma gelen her küçük olayı cebime atıp saklarım.”
 
ÇOLUKLU ÇOCUKLU BOL KEDİLİ BİR HAYAT İSTİYORUM
 
Ayça Bingöl’ün gözlerine kolayca sinen hüzün, Cemile’nin duygularını seyirciye geçirirken bolca faydalandığı doğal bir lütuf. Oysa bir taraftan da çok güzel gülen, son derece neşeli biri. Geçen yıl Altın Kelebek Ödül Töreni’nde teşekkür konuşması yaparken sevinç çığlıkları atarak hayranlarını şaşırtmıştı. Nedense herkes sahnede ağırbaşlı, utangaç Cemile’yi görmeyi bekliyordu. Ama hüzün ona yakışsa da, melankolik bir kadın değil. Televizyon seyircisi için her ne kadar Cemile olsa da, günlük hayatında kadınlığını sonuna kadar yaşamaktan mutluluk duyan, her fırsatta kendi kendiyle dalga geçebilen Ayça Bingöl, zaman zaman tabii ki ağlıyor da. Onu en çok çocukların ve hayvanların çaresizliği ağlatıyor: “Onun dışında başıma ne gelirse gelsin umutlarımı hep yeşertirim. Hayaller ve ümitlerdir bizi bir sonraki güne taşıyan. En büyük hayalim eşimle çoluklu çocuklu, bol kedili, sağlıklı ve huzurlu yaşlanmak.”

Kaynak: Hürriyet

facebook yorumları

haber yorumları

resim yok
Yorum yazabilmek için üye girişi yapmalısınız..
:-) :) :o) :c) :^) :-D :-( :-9 ;-) :-P :-p :-Þ :-b :-O :-/ :-X :-# :'( B-) 8-) :-\ ;*( :-* :] :> =] =) 8) :} :D 8D XD xD =D :( :< :[ :{ =( ;) ;] ;D :P :p =P =p :b :O 8O :/ =/ :S :# :X B) O:)
Kapat